mektup 33- Hatırla
Bir zamanlar aşılmaz sandığın dağları, yaktığın köprüleri, haritasız yürüdüğün yolları, kapanmayan yaraları ve bugün geldiğin yeri hatırla.
New York’ta insanlar artık işlerine yaramayan eşyaları, yenisini aldıkları koltukları, masaları, kitaplıkları, lambaları sokağa bırakır. Bazen üzerine küçük bir not iliştirirler: “Free”, “Take me” ya da sadece bir gülümseme. Birinin vazgeçtiği şey, başka birinin evine taşınır.
New York’ta bu biraz sözsüz bir gelenektir. İnsanlar bir başkasının artık bıktığı ayakkabısını giyer, yemek masasını evine taşır, başkasının koltuğunda oturur, başkasının bıraktığı lambayla evini aydınlatır. Bu şehirde eşyaların da ikinci, üçüncü, bazen dördüncü hayatları vardır. Evler küçüktür ama sokaktan gelen koltuklar, masalar, banklar, kitaplıklar ve bazen saksıda bir çiçekle birkaç hayatı aynı evin içine sığar. Bir çocuğun oyuncakları, yıllarca kullanılmış bir kitaplık, bir öğrencinin çalışma masası, hatta birisinin eski sevgilisinden kalan bilgisayarı bile kendini kaldırımda bulabilir. Bu şehirde hiçbir şey kolay kolay ilk sahibiyle yaşlanmaz.
Kitaplar da öyledir. Ben de yıllardır kitapçıda gezer gibi o yığınların başında durur, okumadıklarımı seçerim. Temizse, üzerinde kahve lekesinden fazlası yoksa, böcekler kitabın içinde koşup oynamıyorsa alıp eve getiririm. Bu sayede onlarca kitap okudum, onlarca yeni yazarla tanıştım. Pema Chödrön de onlardan biriydi. Önce Things Fall Apart, sonra Comfortable with Uncertainty geçti elime.
New York, insanların kontrol etmeye çalıştıkları şeylerin şehri.
Kariyerlerini, ilişkilerini, zamanlarını, geleceklerini, bedenlerini, paralarını, hatta mutluluklarını bile.
Belki de Pema Chödrön’ün kitaplarının sık sık bu yığınlarda karşıma çıkmasının sebebi budur. Çünkü Chödrön tam tersini anlatır. Hayatın kontrol edilemeyeceğini. Ve insanın huzuru, her şeyi kontrol etmeyi başardığında değil, kontrol edemediği şeylerle yaşamayı öğrendiğinde bulduğunu.
İnsan hayatının büyük kısmı cevap arayarak geçer. Sanki yeterince düşünürsek, yeterince plan yaparsak, yeterince endişelenirsek geleceğin kilidini açabilecekmişiz gibi. Oysa bizi yoran soruların kendisi değil, onlara hemen cevap verme isteğimizdir. Ama bazı soruların cevabı yoktur. Ya da henüz yoktur.
Hayatın yapısı belirsizliktir. İşimiz garanti değildir. Evimiz garanti değildir. Evliliğimiz garanti değildir. Sağlığımız garanti değildir. Demokrasi garanti değildir. Hatta bir sonraki sabaha uyanacağımız bile garanti değildir. Belirsizlik geçici bir arıza değil, sistemin kendisidir.
Bu kabul edildiğinde insanın üzerinde garip bir hafiflik oluşur.
Rainer Maria Rilke bir şiirinde şöyle der:
“Sizden ricam, kalbinizde çözümsüz kalan her şeye karşı sabırlı olmanız ve soruların kendisini sevmeye çalışmanızdır, sanki onlar kilitli odalarmış ya da bilmediğiniz bir dilde yazılmış kitaplar gibi. Cevapları aramayın. Çünkü şu anda size verilemezler; verilseler bile onları yaşayamazdınız. Çünkü mesele her şeyi yaşamaktır. Şimdi soruları yaşayın. Belki o zaman, farkına bile varmadan, uzak bir gelecekte yavaş yavaş cevabın içine doğru yaşayarak ilerlersiniz.”
Pema Chödrön’ün Comfortable with Uncertainty (Belirsizlik ve Değişimle Birlikte Güzel Bir Hayat) kitabı da benzer bir fikir etrafında döner. Hayatın belirsiz olması bir sorun değildir. Sorun, onun belirsiz olmasına tahammül edemememizdir.
İnsan zihni sürekli kendini güvende hissetmek ister. Ancak hayat buna izin vermez. İlişkiler biter. İnsanlar ölür. Siyasi düzenler değişir. İşler kaybedilir. Beden yaşlanır. Gelecek hiçbir zaman tam olarak bilinemez. Chödrön’e göre çoğu insan bu gerçekle yüzleşmek yerine kendini uyuşturur. Kimi alışverişle, kimi işle, kimi ideolojilerle, kimi sürekli öfkeli kalarak.
Kitabında “groundlessness”, yani “zeminsizlik” kavramından bahseder. Biz hayatın altında sağlam bir zemin olduğunu düşünmek isteriz. Oysa ona göre böyle bir zemin yoktur. Her şey değişmektedir. İlişkiler değişir. İnsanlar değişir. Beden değişir. Şartlar değişir. Güvenlik duygusu büyük ölçüde bir yanılsamadır.
Bu ilk bakışta karamsar gelebilir. Ama Chödrön tam tersine umutlu bir yere gider. Çünkü ona göre insanların en büyük sıkıntılarından biri belirsizlik değil, belirsizliğe karşı duydukları tahammülsüzlüktür. İnsan zihni sürekli kesinlik ister. Neyin olacağını bilmek ister. İlişkinin nereye gittiğini, işin devam edip etmeyeceğini, sağlığının nasıl olacağını, doğru karar verip vermediğini bilmek ister. Bu yüzden sürekli cevap arar.
Oysa hayat böyle çalışmaz. Olgunluk bütün cevapları bulmak değildir. Bazı cevaplara sahip olmadan yaşayabilmeyi öğrenmektir.
Yazarın bize söylediği şey aslında çok basittir: Biraz dur der. Bilinmezliğin içinde bir süre otur. Çoğu zaman acı veren olaylar değil, olaylara karşı direncimizdir. İnsan zihni sürekli önündeki engellere odaklanır. Bu yüzden çoğu zaman arkamıza dönüp bakmayı unuturuz. Oysa ihtiyacımız olan şey yeni bir cevap değil, geriye dönüp baktığımızda göreceğimiz manzaradır.
Bir düşün.
Bir zamanlar seni geceler boyunca uyutmayan meseleler vardı. Beklediğin bir telefon vardı mesela. Gelecek mi gelmeyecek mi diye günlerce düşündüğün bir mesaj. İş görüşmesinden sonra gelen sessizlik. Doktor randevusundan önce geçen uzun hafta. Kiranı nasıl ödeyeceğini hesapladığın aylar. Bir sınav sonucu. Bir mahkeme tarihi. Bir ayrılık konuşması. Taşınmak zorunda kalmak. Yeni bir şehre gitmek. Yeni bir işe başlamak. Hiç tanımadığın insanların arasında ilk gününü geçirmek.
Belki bir arkadaşlığın bitiyordu. Belki sevdiğin biri senden uzaklaşıyordu. Belki kalacak sandığın biri gidiyordu. Belki işini kaybetmekten korkuyordun. Belki işini kaybetmiştin. Belki hesabındaki rakamları tekrar tekrar kontrol ediyor, ay sonunu nasıl getireceğini hesaplıyordun. Belki bir başvurudan cevap bekliyordun. Belki bir vize sonucunu. Belki kabul edilmek istediğin bir okulun haberini. Belki sevdiğin birinin sağlık sonuçlarını bekliyordun. Telefon çaldığında kalbin hızlanıyordu. Bilmediğin şeylerin ağırlığı, bildiğin şeylerden daha ağır geliyordu.
Belki yalnız kalmaktan korkuyordun. Belki yalnız kalmıştın. Belki ilk kez bir eve tek başına dönüyordun. Belki de dışarıdan bakıldığında hayatında hiçbir kriz yoktu. Ama içeride büyük bir savaş vardı. Doğru yerde olup olmadığını sorguluyordun. Yeterince başarılı olup olmadığını. Yeterince sevilen biri olup olmadığını. Geç mi kaldığını. Yanlış mı yaptığını. Başkalarının senden daha ileride olup olmadığını.
O günlerde bu dertlerin, bu soruların ne zaman biteceğini bilmiyordun. Hatta hiç bitmeyeceklerini düşünüyordun. Ama geçti.
Bazıları çözüldü. Bazıları çözülmedi ama önemini kaybetti. Bazıları zaman içinde küçüldü. Bazıları yerini başka dertlere bıraktı. Bazı fırtınalar dindi. Bazı vedalar dayanılmazdı. Bazı kapılar yüzüne kapandı. Bazı planlar gerçekleşmedi. Bazı dualar cevapsız kaldı. Bazı şeyler elinden geleni yapmana rağmen kurtulmadı. Sen ise bütün bunların içinden geçtin. Sonunu bilmeden geçtin. Cevabı olmadan geçtin. Bir planın olduğundan değil, yürümekten başka çaren olmadığı için geçtin. Çünkü insan bazen nasıl yapacağını bilmeden de yürür. Korkarak yürür. Tereddüt ederek yürür. Yorulsa da yürür. O koca dağlar hep böyle aşılır.
Bazı ayrılıklar başarısızlık değil kurtuluştur. Bazı gecikmeler ceza değil korumadır. Bazı kapanan kapılar da seni dışarıda bırakmak için değil, yanlış odada tutmamak için kapanır. Kendin hakkında düşündüğün her şey doğru değildir. Kafanın içindeki ses her zaman gerçeği anlatmaz. Sen kendini başarısız sanarken başkası sende cesareti görür. Sen eksik yanlarını sayarken bir başkası sende umut görür. Sen yalnızca düştüğün anları hatırlarken bir başkası hayranlıkla ayağa kalkışlarını izliyor.
İnsan geçtiği yolları, atlattığı geceleri, daha önce kaç kez ayağa kalktığını unutunca fallara, tarotlara düşüyor, gökyüzüne bakıyor. Astrologlar da şimdi yeni kapıların açıldığını söylüyor. Karmik borçların ödendiğini. Satürn’ün hesabı kapattığını, bambaşka bir dönemin başladığını anlatıyorlar.
Fallar anlatmıyor tek kibritle yaktığın köprüleri, haritasız, pusulasız yürüdüğün yolları. Saçlarını kısacık kestirdiğin o öğleden sonrayı. ‘Ne olacaksa olsun’ deyip gönder tuşuna bastığın e-maili. Geri dönmemeye karar verdiğin günleri. Tuttuğun ve hiç bırakmadığın yeminleri.
En çok korktuğun günlerde verdin en doğru kararlarını.
İnsanın en büyük kör noktalarından biri kat ettiği yolu unutmasıdır. Hep önündeki dağa bakar. Henüz çıkamadığı zirveye. Henüz ulaşamadığı yere. Henüz olamadığı kişiye.
Oysa bazen dönüp arkaya bakmak gerekir.
Orada hala vadinin dibinde duran eski halini göreceksin. Korkan. Tereddüt eden. Ne yapacağını bilmeyen halini.
Arkandan seslendiğini duysaydın keşke.
Merak etme, diyordu.
Sandığından çok daha uzağa gideceksin.








Çok sevdiğimi belirtmek için app i yükledim 🤍
Güzel ifadeler. Hayatı güzelleştiriyorsunuz, ben de yazıyı paylaşarak bu iyiliğe aracılık ediyorum, mutlu oluyorum. Yazmaya devam edin.