250 yaşındasın ama..
Her savaşa girme. Her hikayeyi kendininki sanma. Kuralları yalnızca işine geldiğinde sevme. Kaybetmeyi öğren. Kendini ormandan büyük sanma.
250 yıllık bir ağacı uzaktan gördüğünüzde önce boyuna bakarsınız. Yaklaştıkça sizi sessizliğiyle büyüler. Kendini kanıtlamak zorunda değildir. Kimin daha uzun, daha gösterişli ya da daha hızlı büyüdüğüyle ilgilenmez. Kalıcılık gösterişten daha değerlidir. 250 yıllık bir ağacın gövdesi kusursuz değildir. Üzerinde yıldırım izleri vardır. Kopmuş dalların bıraktığı yaralar, kabuğunda kapanmış çatlaklar, yılların açtığı oyuklar. O oyuklarda kuşlar yuva yapar, böcekler yaşar, başka canlılar barınır. Kendi yaraları, başkalarının hayatına dönüşür. En güçlü yanı dalları değildir. Kökleridir. Dallar gökyüzüne uzanır, ama kökler toprağın karanlığında çalışır. Kimse onları görmez. Oysa ağacı ayakta tutan görünmeyen kısmıdır. 250 yıllık bir ağaç fırtınadan korkmaz. Çünkü hiçbir fırtınanın sonsuza kadar sürmediğini bilir. Rüzgâr çıktığında kırılmamak için biraz eğilir. Eğilmeyi zayıflık saymaz. Tam tersine, ayakta kalmanın direnmekten değil, esneyebilmekten geçtiğini öğrenmiştir. Altındaki gölge kendisinden daha kıymetlidir. 250 yaşındaki bir ağacın derdi daha yükseğe uzanmak değil, daha derine kök salmaktır.
Ülkeler için de aynı soru geçerlidir. Bir ülke 250 yaşına geldiğinde artık gücüyle değil, karakteriyle ayakta durur. Onu taşıyan şey tankları değil, kurumlarıdır. Sloganları değil, hafızasıdır. Bayrakları değil, vatandaşlarının aynı hikayeye hala inanıp inanmadığıdır.
Mesela, 250 yıldır ayakta duran bir ülke, dünyanın her kavgasında adını geçirmez. Haritada yerini gösteremeyeceği ülkelerle savaşmaz. Binlerce kilometre ötedeki her krizde kendine başrol yazmaz. Dünyanın hikayesini kendi hikayesi sanmaz. Çünkü yaş aldıkça insan da ülke de şunu öğrenir. Her mesele senin meselen değildir. 250 yıllık bir ülke, kendi içinde çözemediği sorularla yaşamayı normalleştirmez. Her seçimde birbirinden nefret eden iki ayrı ülkeye dönüşmez. “Başkanın yetkisi ne kadar olmalı?” sorusunu iki buçuk asır sonra hala tartışıyor olamaz.
250 yıllık bir ülke, dünyanın en zenginlerinden biri olup sokaklarında evsizlerin yaşamasını kader diye kabul etmez. Dünyanın en pahalı sağlık sistemini kurup insanların hastalanmaktan korkmasına razı olmaz. Dünyanın en iyi üniversitelerine sahip olmakla övünürken bilimin her gün siyasetin konusu haline gelmesini normal karşılamaz. Çocuklarının okula kurşun geçirmez çantalarla gitmesini medeniyetin doğal bir parçası saymaz, silah seslerinin bazı mahallelerde havai fişeklerden daha tanıdık olmasını kader diye kabul etmez.
250 yıllık bir ülke, yalnızca kalabalık olmayı değil, birlikte yaşayabilmeyi de öğrenmiş olur. Dünyanın en olgun demokrasilerinden biri olduğunu iddia ederken aynı anda en şımarık süper güç gibi davranmaz. Bir gün dünyanın polisliğine soyunup ertesi gün “Önce ben” diyerek kapılarını dünyaya kapatmaz. Çünkü olgunluk, yalnızca güç sahibi olmak değil; o gücü tutarlı kullanabilmektir.
250 yıllık bir ülke, dünyanın kurallarını yazmak isteyebilir. Ama o kuralları kendi lehine eğip bükmeye çalışmaz. Başkaları kuralları ihlal ettiğinde öfkelenip, sıra kendisine geldiğinde istisna istemez. Dünya haritasının üstünde hangi ülkenin belini büksem diye gezinirken, tarih dersi vermeye çalışmadan önce tarihten ders almayı öğrenir.
250 yıllık bir ülke, kaybetmeyi de bilmelidir. Bir bakmışsın her masanın kazananı bir gün yenilmeyi unutmuş. Yenilgiyi unutanlar sonucu değil, oyunun kendisini tartışmaya başlar. Seçimler yanlış olur. Mahkemeler yanlış olur. Gazeteciler yanlış olur. Üniversiteler yanlış olur. Hakemler yanlış olur. Bir süre sonra yanlış olabilecek tek şeyin kendisi olabileceği ihtimali akıllarına bile gelmez.
Ve belki de tam bu yüzden, küçücük bir futbol tartışması bile 250 yıllık bir ülkenin karakterini ele vermeye yetti.
Geçtiğimiz gün Donald Trump, ABD Milli Takımı oyuncusu Folarin Balogun’un gördüğü kırmızı kart için FIFA Başkanı Gianni Infantino’yu aradığını anlattı. Hakemin kararının yanlış olduğunu, Balogun’un bir sonraki maçta oynayamamasının adil olmadığını söyledi. İlk bakışta sıradan bir futbol tartışması gibi görünse de bu kaybetmeye tahammülü olmayan, top benden kurallar benden diyen Amerika’nın 250 yıllık karakterinin küçük bir özeti gibiydi.
Amerika’nın en büyük çelişkilerinden biri de burada ortaya çıkıyor.
Bir yandan kurallara dayalı uluslararası düzeni savunuyor; diğer yandan kurallar kendi çıkarına dokunduğunda istisna talep ediyor. Sonuç hoşuna gitmediğinde hakemi aramak, FIFA’yı devreye sokmak ya da kararın yeniden gözden geçirilmesini istemek, yalnızca futbola ait bir refleks değil. Amerikan dış politikasında da, uluslararası kurumlarla ilişkisinde de sık sık karşımıza çıkan bir düşünme biçimi. Çünkü mesele Balogun değildi. Amerika, kupayı da kendisi gibi görmek istedi. Güçlünün daha fazla söz hakkına sahip olduğu, yıldızların farklı değerlendirildiği, sonuçların gerektiğinde yeniden müzakere edilebildiği bir dünya.
Amerika elendi. Pazartesi gecesi yalnızca bir futbol takımı elenmedi. Sanki dünyanın büyük bir kısmı, doksan dakika boyunca aynı duyguda buluştu. Futbolla hiçbir ilgisi olmayan insanlar bile aynı dileği tuttu. Belçika’nın bayrağını tanımayan insanlar bile Belçika’nın kazanmasını istedi. Kuralların güçlüye göre değişmemesini istedi. Fallara, uğura, nazara inanmayanların bile aynı duayı ettiği geceler vardır. Bu da onlardan biriydi.
Doğa gibi futbolun da sevdiği bir denge vardır. Kendini oyundan büyük görenlere, oyun bir gün mutlaka kendisini hatırlatır.
Dünya Kupası, dünyanın ortak hafızasıdır. Amerika ise hafızayla pek ilgilenmez. Bir hikaye yazılacaksa, onu yeniden yazmayı sever. Belki bu yüzden kupaya da kendi dilini öğretmeye çalıştı. Futbolu Amerikan sporlarının yüksek sesli gösterisine çevirdi. Dev ekranlar, bitmeyen sponsorluklar, sürekli hareket eden kameralar, her anı bir televizyon şovuna dönüştüren rejiler. Toplu oyun akarken, kamera topu değil, yüzleri takip ediyordu. Teknik direktörlerin mimikleri, tribündeki ünlüler, VIP locaları, aileler, çocuklar, gözyaşları.
Belki bundan da önemlisi, anlatıcıların tonu da değişmişti. Rakipler küçümseniyor, Amerika’nın yolu konuşuluyor, sanki kupa dünyanın ortak turnuvası değil de ev sahibinin doğal olarak ulaşacağı bir finalmiş gibi bir hava kuruluyordu. Amerika kupaya ev sahipliği yapmakla kupanın sahibi olmayı birbirine karıştırdı.
Doğa da futbol da aynı yasaya inanır.
Kendini ormandan büyük sanan ağaçları fırtınalar değil gövdesinin içinde sessizce büyüyen kibir yere serer. Kendini oyundan büyük sanan ülkeyi de.
Her doğumgünü bir muhasebedir. Pick your battles. Bayıldığım bir laf.
Savaşlarını iyi seç, Amerika. Her saha savaş alanı değildir.



Şimdi Cüneyt Özdemir’e hak verdim 🤪🤣